Musa Anter
KERKÜK KAN AĞLIYORMUŞ
Musa Anter
Yaşar Kaya
Sayın Erdoğan, gelecek bizimdir
Yaşar Kaya
İsmail Beşikçi
Öcalan niye devlet istemiyor!
İsmail Beşikçi
Hasan Bildirici
Kürtlerde göz oymacılık
Hasan Bildirici
Aydın Dere
Kapitalizm ve iktidar olgusu
Aydın Dere
         
.:  Anasayfa |  Yazarlar |  Arşiv |  İletişim |  Künye |  Ana Sayfam Yap |  Sitene Ekle  :.

   ANASAYFA
   GÜNCEL
   SİYASET
   KÜRDİSTAN
   DÜNYA
   KADIN
   YAŞAM
   KÜLTÜR-SANAT
   EKONOMİ
   TEKNOLOJİ
   SPOR
   MİZAH
   KURDÎ
   MEDYADAN
   OKUR KÖŞESİ

Çiroken Klasik



www.kurdistan-post.org
Üye(ler) Çevrimiçi: 0
Misafir(ler) Çevrimiçi: 61

Lütfen buradan kayıt yaptırınız. Kayıtlı olmanız halinde sitenin tüm bölümlerini kullanabilirsiniz.
 
 
Ölürken sürgün olmak kolay mıdır
Posted on Cuma, 19. Eylül 2008
Topic: Kültür-Sanat

Bir insanın, acı, korkunç ve büyülü hikâyelerle büyüdüğü bir coğrafyadan belki de hiçbir hikâyesinin olmadığı bir başka coğrafyaya öldükten sonra götürülmesi hangi ‘kutsal tarihin’ ve hangi ‘kutsal coğrafyaların’ vicdanına sığar. Yani hangi insan yaşamak istemediği bir yere gömülmek ister ve hangi insan bütün ömrünü geçirdiği yere gömülmek istemez ki? Bu da, azınlık olmanın, öteki olmanın, başkası olmanın vermiş olduğu bir yazgı olsa gerek. Ölürken sürgün olmak kolay mıdır.



Kêvo’nun hikâyesi: Ölürken sürgün olmak kolay mıdır/MAHMUT KOYUNCU-Taraf

 

Çok iyi tanımasanız da, gündelik hayatı çok iyi paylaşmasanız da bazı insanlara karşı tuhaf bir bağ hissedersiniz. Sanki o insanları bir takım duyguların, yaşanmışlıkların, tarihsel olayların, kişisel tecrübelerin sembolleri olarak görür ve hep yaşayacakmış gibi dimağınıza yapışmış hissedersiniz. Hiçbir şey yapmasalar bile varlıklarıyla size bir enerji verirler, duygu haritanıza yeni hikâyeler taşırlar. Bitmeyen hikâyelere, masallara, anlatılara sahiptirler sanki.

Yanına otursanız, masasından alacağınız –daha doğrusu onun ikram edeceği-, bir sürü hazinesi var gibidir. Bazen bu hazineler bizi acıtan kıyımların bağrından çıksa da duygu zenginliklerini asla örtemez. Belki ailesi, eşi, çocukları veya dostları için hata ve sevaplarıyla bir insandır. Sıradan bir arkadaş veya babadır. Ama dışarıdan bakan bir göz için hep bir fazlasıdır. Hep varlıklarından öte anlamlarla donanmışlardır. Dokunsanız hem sizi çarpabilecek hem de içine çekebilecek bir arka planları vardır. Etraflarında bir hale taşırlar bir nevi. O halenin altına gizlenmiş, gülüşlerinde, hüzünlenişlerinde, susuşlarındaki hicranı, kederi ve belki de en önemlisi, ‘kıyımı’ teninizde soğuk bir ter gibi hissedersiniz. 

Bir tür meçhul asker anıtı gibidirler. Ama onları anıtlardan ayıran temel bir fark vardır elbet; anıtların soğuk ve itici yüzüne karşılık, sıcak ve canlı bir yüzleri vardır o insanların. Sizi sarar ve kucaklarlar. Hem herkestirler, hem de hiç kimsedirler. Bu yüzden hakları hiçbir zaman teslim edilemez böyle insanların. Ama bir düşün peşindedirler bu tür insanlar, bir umut taşırlar geleceğe dair. İlerleyen zamanı da geçersizleştirir bu adamlar, geçmişe dair olanı, toplumsal belleği, bugüne taşırlar. Ve gözlerinde hep hüzünlü bir ışıkla dolaşırlar. İşte gözlerinde bu ışığı gördüğüm ve bütün saydığım özelliklere sahip olduğunu düşündüğüm bir insan, Kevork Demirci’den bahsediyorum. Geçen hafta genç yaşta kaybettiğimiz değerli insan, Deriklilerin deyimiyle Kêvo. Demirci Kêvo.

DEMİRCİ KÊVO’NUN HİKAYESİ

Doğduğu yerden, ayrılmamış, ayrılamamış son birkaç Ermeni’den biriydi Kêvork. Yakın zamana kadar epey bir nüfusları olduğu Derik’ten, kimi ekonomik, kimi siyasal-sosyal sebeplerden dolayı göç eden diğer soydaşlarının yolunu tutmamıştı.  Demirci bir aileden gelen Kêvo, artık ölü kabul edilen bu baba mesleğini yıllarca sürdürdü. Tıpkı dişçilik, kırık, çıkıkçılık, sinemacılık, ayakkabıcılık, sobacılık, sabunculuk, zeytincilik, nalcılık, at yetiştiriciliği, tornacılık gibi meslekler yapan ve Derik’te zanaatkar’lığı ve manifaktür rejimini neredeyse tek başına ayakta tutan diğer Ermeniler gibi. Doksanların ortalarına geldiğimizde ise artık bir cemaat olarak anılamayacak kadar azalmışlardı. Onlar da bu ülkedeki çoğu gayrimüslim gibi, çaresiz, büyük kentlerin, çoğunlukla da İstanbul’un yolunu tuttular. 

Kêvork, bu acılı kervana inadına katılmayan biri olarak cemaatin tek kilisesine de sahiplik ederek Derik’te yaşamını sürdürmeye devam etti. Tempo dergisinin 2004 yılında onunla yaptığı röportajın başlığı Derik’teki yalnızlığına atfen, “Çanlar ‘yalnız bir Ermeni’ için çalıyor” idi. Yalnız kendisi ve ilçenin her taşına sinmiş atalarının ruhu için çaldığı o çan, sustu. Ama bu susuş, geriye kalanlar için ciddi bir uyarıdır aynı zamanda. Çanların, daha doğrusu tehlike çanlarının tüm tekleştirici, ayrımcı, ırkçı, iktidarlara ve onların uzantılarına çaldığını söylemek gerek. Çünkü bu ülkede kültürel çölleşmenin, etnik yoksullaşmanın kanıtlarından biridir artık o çanın, Kêvork’un her pazar çaldığı çanın susuşu. Derik halkı da artık kendi adına sonsuza kadar yasa bürünebilir böylece. 

TANRISAL BİR YALNIZLIKTI ONUN TERCİHİ

Hicranla ve acıyla yoğrulmuş bir ömrün yekunu olarak 55 yaşının son anına kadar doğduğu yerde yaşadı Kêvo. Bütün kardeşleri çeşitli sebeplerden göç etmiş, anne ve babasını da kaybetmişti. Bu yalnızlığın üstüne yetmedi bir de feci bir şekilde elektriğe kapılan genç eşi Anjel’in vefatı da eklendi. Buna rağmen yine de terk etmeyi düşünmedi Derik’i. Altı çocuğunu mecburen İstanbul’a anneannelerine gönderdi. Ve derin, tanrısal bir yalnızlığa hapsetti kendisini nerdeyse. Son beş- altı yılını işte böyle yalnız geçirdi. Ama bu yalnızlık bedensel bir yalnızlık değildi asla. İlçenin her kesimiyle, delisinden tut, aydınına varana dek herkesle dostluğu, ahbaplığı vardı. “Derik dışına çıktığında sudan çıkmış balık gibi hissettiğini, imkânları elverdiği sürece burada yaşamaya devam edeceğini” söylemişti bana bir kez. Ama cenaze töreninde Samatya Surp Kevork Kilisesi Papazı’nın onun için sarf ettiği sözler manidardı; konuşurken sanki bu yalnızlığa, bu çileye bir sitemde bulunuyor ve onun bu tutkusuna, bağlılığına hayret ediyordu. “İnsanlar tercihlerde bulunurlar yaşamları boyunca” diyordu papaz, “....ama hangi tercihlerde bulunursa bulunsun insanın yeri daima çocuklarının yanı olmalıdır” diye devam ediyordu önünde dizilen Kêvork’un çocuklarına bakarak.

İşte böyle böyle bir insandı Kêvork, zamanın akışına karşı duruyordu adeta. Modern zamanların kültürel ve zihinsel erozyonlarına karşı bir panzehir insan olarak algılıyordum onu. Diğer bir deyişle postmodern zamanların klasik argümanı olan ‘kültürel çeşitliliğinin’, kendi özgülünde, gerçek bir durum saptamasıydı. Kêvork, modern zamanların hızla işleyen saatleri ve durmaksızın akan zamanına karşı; bize bir şekilde, geçmiş’in enkazını (katliamlar, savaşlar, çığlıklar gibi) ve geleceğin karanlık bulutlarını, (faşizm, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, homofobi gibi) aynı zaman dilimi içinde toplayan, ‘şimdi’nin içinde birleştiren ve donduran ve de bunu bize hissettirip, uyaran bir görevli gibiydi.  Kêvork, bütün o toplumsal belleği canlı tutan ve ortak bir tarihin ürünü olduğumuzu bize hatırlatan kişiydi. İşte anıtsallığı da buradan geliyordu.

Ölümüne yaklaştığı günlerde hem Türkler hem de Ermeniler açısından polemiklerle dolu, ama tarihsel bir an olarak kabul edilen Türkiye-Ermenistan milli futbol maçı oynanıyordu. O maçı izlemek ister miydi bilemeyiz ama ‘o lanetli tarihle’ yüzleşme ve yüzyıllık kederleri hafifletme adına bir temenni içinde olacağını tahmin edebiliriz. Yaşadığı yerin, Derik’in, Türkiye’nin tekrar, Ermenilerin, Kürtlerin, Türklerin veya hangi milletten, dinden ve cinsten olursa olsun insanların beraberce, eşit ve kardeşçe yaşadığı günleri, o canlı ve renkli günleri özlediğini söyleyebiliriz.

DERİK’TEN SADECE ÖLÜM AYIRABİLDİ ONU

Ama bundan öte emin olduğumuz bir şey daha var: Yaşarken terk etmediği yeri, zorunlu olarak öldükten sonra iradesi dışında terk etmek zorunda kalması. Derik’te kalp krizi geçiren Kêvork, İstanbul’a -gitmek ve yaşamak istemediği kente- aile fertlerinin isteği üzerine gömülmek için götürüldü. Bir insanın, acı, korkunç ve büyülü hikâyelerle büyüdüğü bir coğrafyadan belki de hiçbir hikâyesinin olmadığı bir başka coğrafyaya öldükten sonra götürülmesi hangi ‘kutsal tarihin’ ve hangi ‘kutsal coğrafyanın’ vicdanına sığar. Yani hangi insan yaşamak istemediği bir yere gömülmek ister ve hangi insan bütün ömrünü geçirdiği yere gömülmek istemez ki? Bu da, azınlık olmanın, öteki olmanın, başkası olmanın vermiş olduğu bir yazgı olsa gerek. Ölürken sürgün olmak kolay mıdır?

* Araştırmaca-Yazar / mahmutkoyuncu@yahoo.com


Ölürken sürgün olmak kolay mıdır

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.




Ortalama Puan: 5
Toplam Oy: 1


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:
Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü

En çok okunan haber: Kültür-Sanat:

· Ümit

Haber Arşivi
Kurdistan-Post Haber Portalı © 2004-2008 Tüm hakları saklıdır.
Sitemizde kullanılan haber ve resimler kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.