12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri Türkiye sinemasını da darbeledi ve Yeşilçam’ı seks filmlerinin egemenliğine bıraktı. Festivaller durdu. Sadece sendika üyesi olduğu için birçok sinema emekçisi hapislere atıldı ve sinema sekteye uğradı.
Tuncel Kurtiz:İdeal dönem yok, birey var /Canan Aydin-Birgun
Türkiye sinemasının her evresine şahitlik etmiş usta sinema emekçisi Tuncel Kurtiz, bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Film Yarışması’nın Türkiye’den filmlerin yarışacağı ulusal yarışmada jüri başkanlığı yapacak. Oynadığı filmlerle festivallerden birçok ödül alan Kurtiz bu kez filmler ve oyuncular için oy kullanacak. 1964’te Şeytanın Uşakları adlı filmle sinemaya başlayan, ülkemizde olduğu kadar yurtdışında da tanınan önemli oyuncularımızdan Tuncel Kurtiz ile sinema ve festivaller üzerine konuştuk.
»Jüri başkanı olacağınız Altın Portakal Film Festivali’nin Türkiye sineması üzerindeki etkisi nedir?
Festivallerin bir amacı sinema sektörüne maddi ve manevi destek oluşturmaktır. Ödüller filmin dağıtım şansını artırır, filmin tanıtımına katkıda bulunur, para ödülleri varsa, yönetmene ve yapımcıya yeni film yapma şansları yaratır. Oyuncular için ise bir vitrindir, görünürlüğünü artırır. Festivaller sinemanın pazarıdır. Ama bu pazarı ayakta tutan sinema sanatıdır. Yedinci sanat sonsuz bir ufka doğru her gün kendisini yenileyerek gelişmektedir. “Sürü” filmi Berlin Film Festivali’nde hak ettiği yeri bulamamış ve yarışma dışı kalarak, genç sinema forumunda gösterilmiştir. Bunu fırsat bilen Locarno filmi kapmış ve Altın Leopar ödülünü vermiştir. Ve “Sürü” sadece Paris’te 600.000 gişe yapmıştır. Başlangıçta bağımsız sinemanın değil Yeşilçam ürünlerinin festivali olan Altın Portakal giderek gelişmiştir, hem market olarak hem de son yıllarda yarışmalarda dağıttığı ödüllerle Türkiye sinemasına gerekli ivmeyi sağlamaktadır.
»Her festivali sonrası “ödülü halkla buluşamayan filmler alıyor” gibi tartışmalar yapılırken sizin kriterleriniz ne olacak?
Festivallerin en önemli amaçlarından biri izleyicilerini, ticari sinemalarda ve televizyonlarda görme şansına sahip olmadıkları sanat filmleri, belgeseller ve kısa filmler ile buluşturmaktır ve bu filmlere bir alan açılmasını sağlamaktır. Dolayısıyla, ödülü halkla buluşmasının önü baştan kesilmiş filmlerin alması çok doğaldır. Benim kriterlerime gelince, bu toprağın sinemasının özünün ve biçiminin ortaya çıktığı bir sinema düşünüyorum. Juri olarak kendi sinema birikimlerimiz ve kültürümüzün bizde oluşturduğu beğeniler ve bakış açıları bizim sanatsal kriterlerimizi oluşturacak. Sanıyorum tüm festivallerin bir duruşu ve kendi sanat anlayışına göre oluşturduğu kriterleri var. Mesela Cannes film festivaline Seann Penn jüri başkanı olduğu zaman, o yılın kararlarına damgasını kendi sinema anlayışıyla vuracağı aşikârdır. Festival yönetimi onu başkan seçer, kendi sinema anlayışını da ortaya koyar. Altın Portakal da beni seçtiği zaman benim sinema anlayışımı da seçmiş demektir.
»Türkiye sinemasının son yıllardaki gelişimi için neler söyleyebilirsiniz?
Turgut Özal döneminde Amerikan sinemasının Türkiye’yi istilası, birçoklarına Türkiye sinemasına büyük katkılar getireceğini düşündürmüştür. Yeşilçam sineması her sene 200- 300 arası film yapardı. Bu filmlerin çoğu Amerikan filmlerinden uyarlamalardı. Ama bu ticari sinemanın içinden her yıl 3-5 tane çok önemli film de çıkardı. Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Metin Erksan, Duygu Sağıroğlu ve daha sonra gelen Yılmaz Güney bu toprağın sinemasının örneklerini vermişlerdir. 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri Türkiye sinemasını da darbeledi ve Yeşilçam’ı seks filmlerinin egemenliğine bıraktı. Festivaller durdu. Sadece sendika üyesi olduğu için birçok sinema emekçisi hapislere atıldı ve sinema sekteye uğradı. Ama akan kan damarda durmayacaktı. Genç sinemacılar içlerinde de tartışarak yeni denemelere giriştiler. En son bu yıl “Sonbahar” adlı filmi ile beni çarpan Özcan Alper, yurtdışında film yapsalar da bu topraklarla bağlarını koparmayan Fatih Akın ve Ferzan Özpetek. Bunlar çok büyük zenginlikler. Bütün bu Amerikan ticari sinema baskısından bunalan genç oyuncular, aklıma gelenleri şöyle sıralıyorum, Fikret Kuşkan, Erkan Can, Nejat İşler, Güven Kıraç, Nurgül Yeşilçay, Ayça Damgacı, Serra Yılmaz ve hem oyuncu hem yönetmen olarak Uğur Yücel ve daha niceleri karşı koydular ve gelecekteki bir sinemanın sağlam temellerini attılar ve umudunu verdiler.
»70’lerden günümüze hangi dönem seyircisinin sinemayı daha doğru algıladığını düşünüyorsunuz?
İdeal dönemler yoktur, bireyler vardır. Bireylerin yarattığı sinema vardır ve bu bireylerin seyircileri de genellikle mutlu azınlıktır. Son yıllarda müzik piyasamızın en parlak işlerini gerçekleştiren Kalan Müzik’ten Hasan Saltık bir TV röportajında, kendisine sorulan, ‘Müziğinizi kim dinliyor?’ sorusuna, ‘Mutlu azınlık’ diye cevap vermişti Çok yerinde bir tespit. Mutlu çoğunluğu yaratmak için uğraşıyoruz diye bitirmişti sözünü. Bütün sanatlar için bu böyledir.
»Son yıllarda kısmen daha çok film çeken Türk sinemasının dünya sinemasındaki yeri ve kimliği nedir?
Türkiye sinemasının kimliği Yeşilçam’dır ama Yeşilçam’ın dünyada bir yeri yoktur. Ancak Yılmaz Güney kendi bağımsız sineması ile dünya sinemasının entelektüel ve sanat çevrelerinde sinemamıza bir yer açmıştır. Yukarıda adını saydığımız genç sinemacılarımız da bu yeri genişletmektedir. Son yıllarda Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da üst üste kazandığı başarılar, Türk sinemasına ilgiyi muhakkak artırmıştır. Ne Amerikan ticari estetiği, ne Sovyet idealist estetiği, ne de Avrupa burjuva estetiği bizi anlatmaya yetmez. Biz üçüncü dünya ülkeleri kendi imkânsızlıklarımızdan yeni bir sinema dili üretmeli, yeni bir estetik yaratmalıyız. Bazen naturalist, bazen soyut, bazen absürd bir sanat eseri o ülkenin sinemasını temsil edebilir.
»Bağımsız filmleri popüler sinemaya tercih etmemenizin nedeni nedir?
Ben senaryoya, bana verilen rolde benim oyunculuğuma ihtiyaç olup olmadığına ve o rolde neye hizmet edeceğime bakarım. Bir faşisti oynarım, ama faşizme hizmet den bir filmde oynamam. Çünkü o faşistin iyi oynanması gerekir. Hoşçakal Yarın filminde Ali Elverdi’yi çok isteyerek oynadım, o kişiyi doğru yansıtmak istiyordum. Zaman zaman başardım herhalde. Popülerlik kaygım hiç olmadı, oynadığım üç dizi ile birdenbire kendimi çok tehlikeli bir ortamın içinde buldum. Andy Warhol herkes 15 dakika meşhur olabilir diyordu, TV dizileri bu işi başarmıştır. Popüler sinema da aynı şeydir, çabuk şöhretler, çabuk unutuluşlar getirir genelde. Ama bu popüler sinemadan iyi işler çıkmaz anlamına gelmez, Coppola, Kıyamet’te popüler sinemanın imkânları ile işe başlayıp, çook başka noktalara vardı. Seyirciyi bir büyük yolculuğa çıkardı. Ben ise, kanımı kaynatacak her projede yer alırım. Popüler, bağımsız fark etmez.
»Canlandırdığız karakterlerde farklı kültürle iç içe oluyorsunuz. Sizi en çok etkileyen bölge neresi oldu?
Böyle bir ayrım yapamam. Hatta sinemanın kültürleri birleştirici etkisine inanırım. Farklı kültürleri tanımak, anlamak ve saygı duymak kültürel zenginleşmenin anahtarıdır. Ben İsveçli’de Filistin’li de, Ege’li de oynadım. Mahbbarata’nın dünya turnesi sırasında şu sözleri söylediğimi hatırlıyorum.’ Ben her zaman Tuncel’im ama Hintli Şakuni’yi oynuyorum. Hem de İngilizce oynuyorum ama Türkiye’yi yüreğimde ve sırtımda taşıyorum. Hamo Ağa’yı oynarken, Edremit’ in dağındaki bir Türkmen çobanı ile de bütünleşiyorum. Dünyanın derdi benim derdim. Benim işim zor, ama zor kolay, insan zor.
|