Musa Anter
KERKÜK KAN AĞLIYORMUŞ
Musa Anter
Yaşar Kaya
Sayın Erdoğan, gelecek bizimdir
Yaşar Kaya
İsmail Beşikçi
Öcalan niye devlet istemiyor!
İsmail Beşikçi
Hasan Bildirici
Kürtlerde göz oymacılık
Hasan Bildirici
Aydın Dere
Kapitalizm ve iktidar olgusu
Aydın Dere
         
.:  Anasayfa |  Yazarlar |  Arşiv |  İletişim |  Künye |  Ana Sayfam Yap |  Sitene Ekle  :.

   ANASAYFA
   GÜNCEL
   SİYASET
   KÜRDİSTAN
   DÜNYA
   KADIN
   YAŞAM
   KÜLTÜR-SANAT
   EKONOMİ
   TEKNOLOJİ
   SPOR
   MİZAH
   KURDÎ
   MEDYADAN
   OKUR KÖŞESİ

Çiroken Klasik



www.kurdistan-post.org
Üye(ler) Çevrimiçi: 0
Misafir(ler) Çevrimiçi: 59

Lütfen buradan kayıt yaptırınız. Kayıtlı olmanız halinde sitenin tüm bölümlerini kullanabilirsiniz.
 
 
SÜRGÜN İÇİN ZAMANIN DEĞERİ!
Posted on Salı, 02. Eylül 2008
Topic: Kültür-Sanat
Kürtçe edebiyat örneklerinin Türkçe çevirileri konusunda, Türk (Yoksa Türkiye mi demeliydim!) Yayınevlerinin nedense! “tanınmış” olmak, belki de ısrarla “popülarite” aramalarının garip tezahürü. Hatta belki de Kürt Meselesinin resmi olarak çözümü konusunda mesafe katedilmesini beklemelerinin garip ve görünür hâli!

SÜRGÜN İÇİN ZAMANIN DEĞERİ!/ Şeyhmus DIKEN -Birgün

 

 

 

Birincisi; sürgünlük üzerine yapılan bir edebi çalışma üzerine daha önce yaptığım gibi bu kez de birkaç kelam etme fırsatımın doğması üzerineydi.

 

İkincisi de; Kürtçe edebiyat örneklerinin Türkçe çevirileri konusunda, Türk (Yoksa Türkiye mi demeliydim!) Yayınevlerinin nedense! “tanınmış” olmak, belki de ısrarla “popülarite” aramalarının garip tezahürü. Hatta belki de Kürt Meselesinin resmi olarak çözümü konusunda mesafe katedilmesini beklemelerinin garip ve görünür hâli!

Belki ikincisinden başlamak birinciye yol açıcılık anlamında etkili olabilir, ne dersiniz?

Son okuduğum kitap bir çeviri; birkaç yıl evvel Kürtçesi yayınlanan Firat Cewerî’nin “Payiza Dereng” kitabının Muhsin Kızılkaya tarafından Türkçe’ye “Geç Bir Sonbahardı” ismiyle çevrilip İthaki Yayınları arasında yakın zamanda çıkan kitabıyla ilgili.

Her, bir araya gelindiğinde, konu siyaset olsun olmasın! Sıradan bir kahve, ya da ayaküstü muhabbet de olsa “Bin yıldır bir arada yaşayan ve etle tırnak gibi iç içe geçmiş, adeta tekvücud olmuş bir halktan (Türkiye Halkı!)” söz edilerek kelama yol verilir. Bu durum entelektüel camia için dahi, daha da derinleştirilerek böyledir. Peki, böyledir de, yanıbaşınızdaki bir halkın kendi diliyle (Kürtçe) yapılan edebiyatı, neden sizin dilinizde de (Türkçe) çevirisiyle varlık bulmaz ve potansiyel Türkçe okuru ile buluşmaz. Dünyanın bir dolu uzak-yakın diyarındaki başka dillerden çeviriler yapılır. “Filanca ülkenin önemli bir yazarının kitabı, Türkçe’nin seçkin okurlarıyla buluşturuldu” diye övünülür de, Kürtçe’ye “üveylik” muamelesi, neden reva görülür. İşte kanımca Türkiye’deki yayın dünyasına bir de bu pencereden baktığımızda, yanıtı kaba haliyle orta yerde duran soru tam da burada gizlidir.

Mehmed Uzun’un, Türkçenin okurlarıyla buluşma serüveni, 1990’lı yılların başından itibaren şimdilerde Uzun’un kitaplarının çevirilerini yapan iki çevirmen-yazardan biri olan Muhsin Kızılkaya’nın (Diğeri Selim Temo) çevirdiği kitaplarla varlık buldu. Epey bir süre, en az beş yıl, bir yandan dağıtım ağının yetersizliği, diğer yandan İstanbul merkezli edebiyat çevrelerinin “önyargılı ambargoları” ve “görmezlikten gelmeleri”ne rağmen; Mehmed Uzun’un kendi özgün edebiyatındaki ısrarı, çağdaş Kürt Edebiyatındaki yeni dil ve yöntem arayışları, “Tanınmayı ve kabulü” öyle bir noktaya getirdi ki; anlaşıldı artık, uluslararası manada “Görücüye” çıkabilecek boyutta bir modern Kürt Edebiyatının ayak sesleri büyük ölçüde Avrupa’daki Kürt Diasporasından güç kazanarak da olsa hızla “Ülkeye” doğru yelken açmış geliyor…

Mehmed Uzun bunu adeta tek başına bir cangılda savaşan, Gılgamış misali yaptı. Dişiyle, tırnağıyla, en sonunda da bedeni ve ruhuyla becerdi. Bugün gün geçmiyor ki; Dostoyevski, Balzac, Proust gibi yazarları kendi anadilleri olan Rusça, Fransızca, ya da İngilizce’den değil de, çeviri olarak Türkçe’den okuyup beğenisini dile getiren sayıları bir hayli fazla Türkçenin okurlarıyla karşılaşmayalım. İşte şimdilerde Mehmed Uzun’u, anadili Kürtçeden değil de, çeviri olarak Türkçe’den okuyup, takdirini ve hayranlığını her fırsatta dile getiren Türk(çe) okurları için de bu durum bir başka edebiyat gerçekliği.

Bu gerçeklikten yola çıkarak bugün şunu demek sanırım doğru olacak: Hiçbir yayınevi işte “Kürtçe yazılmış kitapların çevirilerini de basıyoruz” demek “minnettarlığını” kendilerinde gösterme hakkına sahip olmamalı. (Bu sözümü Kürtçe kitapların çevirilerini yayınlayan yayınevleri, başta da İthaki Yayınevi üzerine almamalı. Bu sadece bir realiteye parmak basmak adınadır.) Bu, en sıradan tabiriyle gecikmiş bir “ortak kaderin paylaşıldığı” ifadesine her daim gömülen egemen halkın kurumsal manada özürlerinden biri olarak kabul edilmeli…

Bu yazıyı yazma gerekçemden ilkine gelirsek! Firat Cewerî’nin daha önce Kürtçesi, okurlarıyla buluşan “Gecikmiş Bir Sonbahardı” romanı, küllerinden doğan bir dilin (Kürtçe’nin), sürgünlükte boy veren edebiyatının, “kardeş” olduğu bizatihi “egemen kardeş” tarafından sıkça telaffuz edilen egemen dile (Türkçe’ye) edebi bir armağanı gibi duruyor.

Firat Cewerî kitabında, 12 Eylül askeri darbesinden sonra ülkesinden, kuzeyin soğuk ve uzak ülkesine sürgüne gitmiş ve 28 yıl sonra, giderken elindeki küçük çantası gibi küçük bir çantayla ülkesine dönmeye karar vermiş ve de dönmüş bir Kürt Entelektüel sürgününün; kendiyle, ailesiyle, arkadaşlarıyla, aşklarıyla, karısı ve çocuğuyla, ülkesiyle, toprağıyla yüzleşmesini anlatıyor.

İki temaya oturtmuş Cewerî sürgünlük romanı Geç Bir Sonbahardı’yı! İlki, dönüşe karar verildikten sonra, dönüşün önündeki engeller, dönüş konusunda araya giren uzun sürgünlüklerden sonra inandırıcı ve gerçekçi olamamak, sürgünlüğün artık bir realite olarak yeni ve yerleşik bir yaşam biçimi hâline dönüşmesi ve sürgünün artık “iki parçalı” adeta “iki vatanlı” olması gerçekliği. Bir yanda artık bir siluet haline dönüşen eski ülke, öte yakada kalmış. Diğer yanda her şeyiyle kendisine (sürgüne) yeni bir hayat sunduğunu zihnine kadar nüfuz ettiren yeni ülkesi. Bütün bunların gelişli gidişli, iç ya da aleni hesaplaşmalı edebi bir örgüsü ilk bölümün konusu.

İkinci bölüm ise tümüyle eski ülkede adeta bir çağ yangını gibi yaşanan ve artık sürgüne de yabancılaşan bir yeni yaşam ve mücadele biçimi üzerinden hesaplaşma. Ama hesaplaşmanın, yüzleşmenin disporada kalan öteki sürgünlere değen, belki de çatışan yönünün mektuplar üzerinden yansıyan yüzü…

Kürt Sürgünler, neredeyse 200 yıldır, 1800’lü yılların başından bu yana sürgünlükle tanışıyorlar. 80 senelik Kürdü imha ve inkâra dayalı politikaların Kürt entelektüellerine dayattığının salt bir cumhuriyet politikası olmadığını, daha da ötelerde aranması gereken bir geçmişi olduğunu Kürtler artık yaşadıklarıyla biliyorlar.

Doğrusu, “Geç Bir Sonbahardı” kitabı, Türkçe çevirisinde de keyifli bir okuma ve iyi bir edebiyat örneği olarak içime sindiyse de, nedense yukarıda açık ipuçlarını paylaştığım haklı politik çağrışımlar da yarattı. Bunun sitem etmekle alakası yok. Sadece bir okumanın yarattığı sır paylaşımı gibi algılanması dileğim…

*Geç Bir Sonbahardı. Fırat Cewerî. İthaki Yayınları. Nisan 2008. İstanbul.




Ortalama Puan: 0
Toplam Oy: 0

Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:
Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü

En çok okunan haber: Kültür-Sanat:

· Ümit

Haber Arşivi
Kurdistan-Post Haber Portalı © 2004-2008 Tüm hakları saklıdır.
Sitemizde kullanılan haber ve resimler kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.