|
Bizi tanıştıran, bugünkü gibi o zaman da Celal Talabani’nin sağ kolu olan, şimdiki Irak Başbakan Yardımcısı Barham Salih’ti.Irak Kürdistan Yurtsever Birliği’nin Washington temsilciliğini yapan Salih’le, kurultay kapsamındaki dış politika basın toplantısı öncesinde karşılaşınca, her zamanki gibi, Irak Kürtleriyle Türkiye arasındaki ilişkiler üzerine sohbete dalmıştık.
“Ahlaksız adam” Türkiye için de bir şans sayılmalı / Yasemin Çongar
“Bu ahlaksız adamla daha fazla konuşmamın manası yoktu.”
Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nı resmeden muralin boydan boya kapladığı yüksek tavana uzanan pembe damarlı beyaz sütunlardan birinin dibinde fısıltılı bir sohbete dalmış birkaç gazeteci ve diplomatı saymazsak bomboş olan fuayenin sessizliğini tek cümlesiyle bozan ufak tefek adam hışımla açıp çıktığı ağır ceviz kapı kapanır kapanmaz sakinleşiverdi ve bir anlık öfkesiyle şaşırttığı küçük grubu tebessümle selamlayıp geniş mermer merdivenlerden seker adımlarla inmeye başladı.
Bu ufak tefek adam, herkesle mütevazı bir üslupla konuşan, yürüttüğü bütün dış temaslarda yumuşaklığı ve güler yüzlülüğüyle tanınan, rahmetli İsmail Cem’di.
İlk –ve o zaman bunu bilmesem de son- kez hiddetli görüyordum onu.
Ardından merakla bakarak, diğer gazeteci ve diplomatların Cem’e eşlik etmesiyle büsbütün boşalan fuayede “ahlaksız adam”ı beklemeye koyuldum.
* * *
Los Angeles’taki Demokratik Parti seçim kurultayında onunla bizzat tanıştırılmış ve baş başa sohbet imkânı bulmuş olmama güveniyordum.
Bizi tanıştıran, bugünkü gibi o zaman da Celal Talabani’nin sağ kolu olan, şimdiki Irak Başbakan Yardımcısı Barham Salih’ti.
Irak Kürdistan Yurtsever Birliği’nin Washington temsilciliğini yapan Salih’le, kurultay kapsamındaki dış politika basın toplantısı öncesinde karşılaşınca, her zamanki gibi, Irak Kürtleriyle Türkiye arasındaki ilişkiler üzerine sohbete dalmıştık.
Basın toplantısı bittiğinde, birlikte kürsünün yanına gittik ve Salih’in “İşte bizim meseleleri en iyi bilen Amerikan siyasetçilerinden biri” dediği orta boylu, kır saçlı, gülen gözlü senatörle el sıkıştık.
Türkiye’den bir gazeteyi temsil ettiğimi öğrenince, “Harika” dedi:
“En çok ilgimi çeken ülkelerden biridir. Yöneticilerinizle bazı konularda hiç anlaşamasam bile...”
Sonrası Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkisi, Rum Patrikhanesi, Ermeni soykırımı ve Kürt meselesi üzerinde dönen 15-20 dakikalık bir sohbet...
Ankara’nın bu konulardaki hemen bütün tezlerine karşı çıkıyordu:
Patrikhane’nin ekümenik statüsü tanınmalıydı; Kürtçe konuşmak serbest olmalıydı; Kıbrıs’ta çözümsüzlüğe endeksli Türk politikası terk edilmeliydi; Ankara, Erivan’la ilişkisini normalleştirmeli ve tarihte yaşananlarla yüzleşebilmeliydi.
2000 yılının ağustos ayının ortalarındaydık.
Al Gore, henüz sandıkta kazandığı seçimi mahkemede kaybetmemiş; Amerika ve dünya sekiz yıl Bush-Cheney ikilisine mahkûm olmamıştı.
Karşımda kısa net cümlelerle, müstehzi bir ifade ağzının kenarından hiç eksilmeden konuşan adam, Demokratların seçimlerde zafer kazanacağına ve kendisinin belki de dışişleri bakanı olacağına inanıyordu.
Birkaç ay sonra, Senato’daki odasında kendisini ziyaret eden Türk dışişleri bakanıyla sert bir söz düellosuna girişeceğini ve her daim kibar muhatabını kendisinden “ahlaksız adam” diye bahsedecek kadar kızdıracağını bilmiyordu.
* * *
Orta boylu, kır saçlı, gülen gözlü senatör, ABD dışişleri bakanı olamadı.
Ama şimdi, muhtemel bir Barack Obama yönetiminde başkan yardımcısı olmaya hazırlanıyor.
Amerikan Senatosu’na ilk kez 29 yaşında giren, ardından da koltuğuna beş kez yeniden seçilen 1942 doğumlu Joe Biden, temsil ettiği doğu kıyısı eyaleti Delaware’in küçük çapını kat be kat aşan bir nüfuza sahip.
Bu nüfuzun sadece Amerikan siyasi sahnesiyle sınırlı olmayıp uluslararası boyut taşıması, aslen hukukçu olan Biden’ın, Senato’daki kariyerini büyük ölçüde dış politikaya vakfetmesinin sonucu.
2006’daki Kongre seçimlerinde Demokratlar üstünlük sağlayınca, Senato Dış İlişkiler Komitesi başkanlığına gelen Biden, bizde daha ziyade Irak’ın Kürt, Sünni ve Şii bölgelerine ayrılması önerisiyle ve tabii, Rum ve Ermeni konularında Ankara’yı kızdırmasıyla tanınsa da, esasen, Rusya’dan Çin’e, Venezuela’dan Darfur’a uzanan geniş bir yelpazedeki Amerikan politikalarını etkileyen bir konumda.
Kasımdaki başkanlık seçimlerini kazanıp Beyaz Ev’e yerleşme şansı, Cumhuriyetçi rakibine kıyasla biraz daha yüksek olan Obama’nın yanına Biden’ı alması da, ilk önce, ister istemez “dış politika alanındaki gücünü pekiştirme manevrası” olarak yorumlandı.
Ancak biraz daha geniş bakınca, Obama’nın Biden tercihinin arka planında, Delaware Senatörü’nün temsil ettiği toplumsal kimliği görmek mümkün.
Biden, Pennsylvania ve Delaware’de servetini kaybedip işçi sınıfına dahil olmuş bir ailenin çocuğu olarak büyümüş; henüz 30 yaşındayken altı yıllık eşini ve birkaç aylık kızını bir otomobil kazasında kaybetmiş; başkan adaylığı denemelerinde hep başarısız olsa da, seçmen nezdindeki itibarını bir senatör olarak hep korumuş, “halka yakın” bir siyasetçi.
Dahası, Katolik.
Ve bu kimliğiyle; genç, siyah, Harvard mezunu, Müslümanlığı tanıyıp ateist düşüncelerle flört ettikten sonra Protestanlığı seçmiş, siyasi deneyimi sınırlı Barack Obama’yı kuvvetlendiren bir kombinasyon sağlıyor.
Ya da en azından Obama böyle olacağını umuyor:
Biden sayesinde erişmekte zorluk çektiği beyaz alt ve orta sınıf seçmenlere daha fazla hitap edebileceğini; rakibi McCain’le arasındaki deneyim ve yaş farkını Biden üzerinden kapatıp yaşlı seçmenleri daha kolay ikna edeceğini; ve oldum olası kendisine mesafeli bakan Katoliklerle, içlerinden birini başkan yardımcılığına taşıma vaadiyle yeni bir bağ kuracağını hesaplıyor.
* * *
Barack Obama’nın hesabının tutmasını umuyorum.
Obama-Biden ikilisinin ABD’de dümene geçmesinin, Bush-Cheney deneyimi ardından bütün dünyaya nefes aldıracağına inanıyorum.
McCain liderliğindeki Cumhuriyetçi bir alternatife kıyasla, Obama-Biden ekibinin çok daha akılcı, ittifaka dönük ve sadece büyük harfle değil, küçük harfle de demokratik bir dış politika izleyecekleri kanısındayım.
Biden’ın “demokratlığının” Ege’de, Kıbrıs’ta, Ermeni meselesinde de kendini gösterecek olmasınıysa, şanssızlık değil şans sayıyorum.
Kaldı ki Biden, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında 2003-2004 döneminde sağladığı çözüm yanlısı değişimi alkışlamış ve Ankara’nın Avrupa Birliği üyelik perspektifini kuvvetle destekleyen bir isim.
Sekiz yıl önce, Amerikan Senatosu’nun mermer sütunlu fuayelerinden birine açılan odasının önünde bekleyip, rahmetli İsmail Cem’le neden “kapıştığını” sorduğumda bana ayaküstü söylediklerini o zaman da önemsemiştim, şimdi de önemsiyorum:
“Kıbrıs konusunda biraz hırslı konuşmuş olmalıyım. Ama ne yapayım? Benim gönlüm Avrupalı bir Türkiye’den yana.”
|