Ferit ŞİMAL
Türk Bonapartizmi: Ergenekon -II-
Despotik Devlet-Yapay Ulus-Oligarşik Cumhuriyet
Avrupa kapitalist uygarlığının bir yaratımı olan ulus devlet modelinin Ortadoğu’daki en özgün biçimi Türkiye’dir. Üç kıtada hüküm sürmüş Osmanlı’nın mirası üzerinde kurulan Türkiye, coğrafik yakınlık, ticari ilişkiler vb. bakımdan Avrupa’ya en yakın ülke olarak buradaki her gelişmeden fazlasıyla (olumlu-olumsuz) etkilenen bir ülkedir.
Türkiye’nin geçmiş 85 yıllık cumhuriyet tarihi incelendiğinde, karşımıza Fransa ulus devlet modelinin bir kopyası çıkmaktadır. 1789 devriminden 1870’e, Bonaparte’ın iktidardan düşürüldüğü döneme dek Fransa’da ulus devletin geçirdiği evrelerle, Türkiye’de cumhuriyet tarihinin geçirdiği evreler arasında ciddi ortak özellikler vardır.
Osmanlı ve Türk siyasal sisteminin 19. ve 20. yüzyılı, Avrupa merkezli milliyetçiliğin, ulus devlet ideolojisinin ağır etkisi altında yaşadı. Gerek Osmanlı’daki siyasal ve idari reformlar gerekse cumhuriyetin kuruluşuna yön veren düşüncelerin kaynağı Avrupa kapitalist uygarlığının zihniyet, yönetim ve sosyal gerçeğidir. Ancak tepeden inmeci, dayatmacı reformlar güçlü devlet sistemi içinde erimekten kurtulamamıştır. Yani reformlar ya da yeni hareketler sürekli devlete taze kan vermiştir. Devleti demokratikleştirmek, şeffaflaştırmak, hukuka kavuşturmak, en azından temsili bir cumhuriyete kavuşturmak yerine daha da otoriter, baskıcı bir mekanizma haline getirmiş, adeta yenilmez kılmıştır. Milliyetçilik bu anlamda en büyük savaş, inkar ve eşitsizlik silahı olarak Türk hakim sınıflarının eline verilmiştir. Milliyetçiliğin adeta ruhunu oluşturduğu ulus devlet modeli ise toplumsal gelişmeyi şiddetle, terörle bastırmaktan, halkları birbirine düşürmekten, kapitalizmin kirli maddi çıkarlarının basit bir aracı olmaktan öteye hiçbir rol oynamadı.
Türkiye’de oligarşik cumhuriyetin kendisini dayandırdığı zemin, ulus devlet modelidir. O ulus devleti, ulus devlet onu “koruyup kollamakla” mükelleftir. Bu, örneğine az rastlanır bir sistemi ifade ettiğinden, Pakistan, Libya, Mısır gibi ülkeler için “ilham kaynağı” olmuştur. Bu sistemin sahipleri, Sümer rahiplerini gölgede bırakacak bir ideolojik çalışma ile Türk toplumunu “en büyük bağımsızlık savaşı vermiş ve devlet kurmuş Türkiye”ye inandırmıştır. Bu “bağımsızlık” anlayışı “dost Müslüman ülkeler” tarafından örnek alınmıştır. Onlar da “bağımsız, hür birer millet ve devlet” olmuşlardır. Osmanlı tebaası bir toplumun dışında kimsenin inanamayacağı bu koca demagoji kendisini Pakistan, Mısır, Libya gibi ülkelerin günümüzde yaşadıklarından rahatlıkla ele vermektedir. Bu devletlerin ortak özellikleri işbirlikçi, despotik, anti demokratik olmalarıdır. Adaletin, özgürlüklerin, demokrasinin gölgesinin olmadığı, sonuna kadar diktatör, dışa bağımlı, kapalı rejimler olarak Türkiye’nin hangi yönünü örnek aldıkları çok net anlaşılmaktadır! Her biri bugün ABD’nin ve Avrupa’nın birer uydusu konumundadır. Eğer hala bu despotik rejimler ayakta duruyorsa bunun nedeni ekonomik, askeri, siyasi ve kültürel olarak Batı kapitalizmine sonuna kadar bağımlı olmalarıdır. Sözgelimi Türkiye NATO’ya hizmet edişini “ortak güvenlik”, İMF’ye bağımlılığını “ekonomik kalkınma” olarak gerekçelendirmekte ve tebaa durumundaki “millet”i de buna ikna etmektedir.
Dikkat edilirse her bakımdan Batı kapitalizmine bağımlı, içerde despotik, her on yılda bir darbelerle idare edilen, milyonlarca insanı “karın tokluğuna” Avrupa’ya savrulan, 13 milyon işsizi olan, kişi başına düşen milli geliri 2000 dolar civarında seyreden, iç ve dış borç batağında, İMF’ye bağımlı, sosyal güvenliği iflas etmiş, en önemlisi hergün açık bir savaş yaşayan, farklı bir düşünceye tahammülü olmayan bir devlet kendisini hala “bağımsız” diye yutturabiliyor.
1980’lerle birlikte bu gerçeği Kürt Özgürlük Hareketi tarafından teşhir edilince, gerisinin çorap söküğü misali geleceğini gören Türkiye, bütün gücüyle saldırıya geçti. Çünkü askeri işgal, bastırma, ekonomik sömürü, kimlik asimilasyonu Kürt halk gerçeğini “Türkleştirme”, “ulus devlet” içinde eritme politikası tam sonuç alacakken Kürt Özgürlük Hareketi / PKK bunu durdurdu. Gerilla mücadelesi sadece Kürt halkının ulusal varlığının imhasını durdurmakla kalmadı, aynı zamanda Kürtler ve diğer halklar üzerinden “Türkleştirme” temelinde yaratılmak istenen yapay bir ulusun inşasını da engelledi.
Kısacası Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkışıyla Türkiye halklarına dayatılan ırka, soya, asimileye dayalı “ulus devlet” ve “Cumhuriyet” tartışılmaya başlandı. İnkar siyaseti deşifre oldu. Kürt halkı örgütlenip mücadele ettikçe oligarşik rejimin “Türk ulusu” paradigması kırılmalar yaşamaya devam etti. Bunun en somut ifadesi İslamcıların, rejimin bu durumundan faydalanarak Türkiye’de hükümet kurmalarıdır. “Laik düzen” özgürlükleri boğmak için gerektiğinde iktidarı “şeriat düzeni” savunucularının eline vermekten çekinmeyeceğini göstermiştir. Türk oligarşisi açısından ilkenin ilkesizlik ifade ettiğinin en somut örneği budur.
Günümüzde Kürt halkının mücadelesi “ulus devlet” paradigmasını içerden zorlarken, dünyadaki ve bölgedeki gelişmeler de Türkiye’nin yapısal reformlara tabi tutulmasını zorunlu kılmaktadır. AB süreci ve 11 Eylül sonrası gelişmeler, daha genel anlamda ekonominin, bilim-tekniğin yol açtığı küreselleşme, Türkiye’yi etkileyen, köklü değişimlere zorlayan dış etkenler olmaktadır. İşte bu durum, “Türk ulus devleti” için bir yol ayırımıdır. “Ulus devletin” dinamikleri bu yol ayırımında farklı düşünüp farklı yönlere yol almak istemektedirler. Büyük sermaye küreselleşmeye evet demekte ve tamamen küreselleşme koşullarına katılım sağlama çabasındadır. Büyük oranda da katılmıştır. Güvenlikte ABD’ye, istikrarda AB’ye tabiidir. Yüzü dışa dönüktür ve Türkiye’de reform, “şeffaf” bir yönetim istemektedir. Pragmatizm büyük sermayenin “ilke”sidir.
Bir diğer dinamik, islami kesimlerdir. Bunlar da totaliter-laik düzenin esnemesinde AB ve ABD’nin müdahalelerini “faydacı” yaklaşımla değerlendirmek istiyorlar. Nitekim “küçük şeytanları yenmek için iktidara gelmek gerekir. İktidara gelmek için de gerektiğinde büyük şeytanla ittifak yapılmalı”, islamcılar için biricik slogandır. Özellikle Türk devleti ile PKK arasındaki savaşta bu faydacı politikalarının semeresini de aldılar. Dış güçlerin ulus devleti zorlaması bu kesimin “işini” daha da kolaylaştırmaktadır. Ama dış koşullar içerdeki gelişmelerde belirleyici olmazsa bu islami güçler ulus devletin sadık koruyucusu pozisyonunu alırlar. Faydacılık ve takkiye “ilke”leridir.
Ulus devletin, cumhuriyetin kuruluş felsefesinin “bekçisi” laik ulusçular diğer bir dinamik olarak bu dönemde etkin olup Türkiye’nin geleceğinden söz sahibi olmak istiyorlar. Oligarşik cumhuriyetin, inkar siyasetinin, milliyetçiliğin bayraktarlığını yapan bu güçler, reformlara, demokratikleşmeye karşıttırlar. Öncülüğünü Kemalist milliyetçiler, faşistler yani Ergenekoncular yapmaktadır. Bu kesimler devletin çeşitli organlarında, orduda, siyasi partilerde, ekonomide, yargıda örgütlü konumlarını sürdürmektedirler. Yol ayırımındaki Türkiye’de statükoculuğu savunarak, gelişmelere karşı tutucu duruş sergilemektedirler. İnkarcı siyasetin temsilcileridir. Kürdistan Özgürlük Hareketi 85 yıllık sömürü çarklarını, “ulus devlet” tezlerini tuzla buz etmiştir.
Bu çevre zor aygıtını, yargı mekanizmasını, göstermelik parlamenter düzeni elinde tutarak içte sömürüyü devam ettirme, dışta da son derece onursuz bir işbirlikçilik temelinde ABD’ye hizmet etmeyi, özgür-eşit ilişkilere, kardeşliğe, demokrasiye dayalı bir birlikteliğe tercih etmektedirler. Büyük güce karşı boyun eğen, halklara, emekçilere, demokrasi güçlerine karşı da bastırmacı olan bu oligarşik güçler, bölgesel düzeyde de en gerici-totaliter rejimlerle ittifaklarını sıklaştırmak suretiyle etkin olmaya kararlı görünüyorlar.
Somut girişimleri de var. Tecrübelerini, ellerindeki imkanları kullanarak kontrolü ele almak istiyorlar. Son yıllarda tırmandırılan ırkçı politikalar, örgütlenmeler, yayınlar, linç girişimleri, Şemdinli, Yüksekova ve Amed’te halka yönelik kontra saldırılar, Ergenekon çetesinin darbe hazırlıkları inkarcı eğilimin tırmanışta olduğunu gösteriyor. Saldırılarının politik nedenlerini, koşullarını görmek gerekiyor. Çünkü fiili saldırılar, politik ortamdan bağımsız ele alınamaz.
“Türk Bonapartizmi” Demokratik Cumhuriyete karşı
Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde bir çok isyan ve başkaldırıyı, direnişi yaşamış ve bastırmıştır. Bu başkaldırıların sayısı 40 civarındadır. 28 tanesi Kürt isyanıdır. Tüm isyanların toplam ömrü 13 yıl olmuştur. Ancak PKK önderlikli çağdaş özgürlük mücadelesi 30 yılı geride bıraktı. Dolayısıyla TC tarihinin en kapsamlı, en güçlü halk direnişidir. Bu bir yönüyle iç savaştır. Sınıfsal yanı var, etnik yanı var.
Kürdistan’daki bu savaş değişik aşamalardan geçti. Dönemlere özgün biçimler alarak devam etti. Uluslar arası komplo ile kaba şiddetin sonuç almadığı, tarafların amaçladıklarına ulaşmadıkları, yenilginin yaşanmadığı gerçeğinin ortaya çıktığı yeni bir döneme girildi. 1999’a gelindiğinde şiddetin dozu artmış, hedeflerinden sapmış, savaş kör bir tarza bürünmüştü. Askeri seçenek yerine politik diyalog seçeneğinin veya başka bir yolun denenmesinin nesnel koşulları oluşmuştu. Ancak üst yapıda ne Türk devleti, ne uluslar arası güçler ne de PKK buna hazırdı. Komplo gerçekleştiğinde herkes kör şiddetin tırmanmasından başka bir olasılık göremiyordu. Çünkü süreci değiştirecek, şiddeti durduracak politik irade, kurum yoktu. Kürt sorununun çözümü için çaba gösteren Sayın Abdullah Öcalan ise “esir” alınmıştı. O halde tam bir boğazlaşma kaçınılmazdı ve kırılma yaşanmalıydı. Savaşçı iktidar sahipleri bu fırsatı kaçırmamalıydı.
Sayın Abdullah Öcalan büyük politik tecrübesi ve öngörüsüyle esaret koşullarında büyük riskleri göze alarak sürece müdahale etti. Kimsenin, hatta PKK’nin dahi düşünmediği büyük barış çıkışı, halkların boğazlaşmasını, özgürlük değerlerinin savaşçı iktidarların postalları altında yok olup gitmesini engelledi. Nihai, tarafları tatmin edecek kalıcı bir çözüm için gerekli altyapıyı bizzat hazırlayan Sayın Abdullah Öcalan oldu. Halklara karşı duyduğu sorumluluğun gereği olarak şiddeti durdurdu; ara çözümün formülü olarak “Demokratik Cumhuriyet”i geliştirdi. Kürtlerin de Türk devletinin de görece çıkarına uygun, galibi olmayan bir savaşın ara durağında çözüm için en ideal formülü önerdi.
Peki Sayın Abdullah Öcalan, mücadelenin böyle bir aşamasında neden demokratik cumhuriyet projesini geliştirdi? Savaşın tıkanması, adeta pata bir duruma gelme özgün bir nedendir. Bir de dünyada sınırlı da olsa denenmiş bir çözüm yoludur.
Örneğin Fransa’da da 19. yy’ın ortalarında monarşiye karşı mücadele eden güçler, uzlaşı, barışçıl çözüm olarak demokratik cumhuriyeti kurdular. Proleterya, küçükburjuva, kadın, aydın, ulusalcı, parlamenterist, anarşist… Tüm katmanlar, farklı eğilimler bir arada 1848 devriminde katılımcı, özgürlükçü cumhuriyette buluştular.
Neden? Birincisi, eski sistem aşılmıştır; o sisteme karşı savaşmış, hedefleri için belli mevziler kazanmış çok çeşitli güç var. İkincisi; bu güçlerin her birinin kendi başına iktidarı ele geçirmesi mümkün değildir. Birbirine yakın güçteler. Üçüncü, eski rejimin etkisini yitirmesiyle doğan boşluk doldurulmalıdır. İddiası olanlar buna el atmalıdır. Aksi halde kaos olur.
İşte bu nedenlerden ötürü değişik sınıflar, eğilimler ortak hareket etmek zorundaydı. Bu ortaklık karşılıklı tanımaya dayalıydı. Birbirlerinin haklarına saygı göstermeye dayalıydı. Bu tutum ilerici, demokratikti. Erdemli bir yaklaşımdı. Şiddeti dışlayan, barışçıl diyalog yöntemini esas alan bir çizgiydi. K. Marx, “Demokratik Cumhuriyet, kesin zafere ulaşılmadığı koşullarda bağımsızlık savaşı veren halklar tarafından tercih edilmesi gereken bir çözümdür. Diktatörlük ve sömürgecilikle geçici bir uzlaşma olarak küçükburjuva bir taleptir. Bu talep ilerici bir talep olarak desteklenir.” der. Nitekim 1848 devrimi egemen sınıfların değişik temsilcileriyle emekçilerin geçici ittifakı anlamında bu tanıma uygun bir yapılanmanın adı olmuştur.
Sayın Abdullah Öcalan 1999’da galibi olmayan, kendini tekrar eden bir savaşın sonunda ama inkarcı sistemin de kırıldığı, Kürt halkının kendi kimliğinin bilincine vardığı mücadele şartlarında demokratik cumhuriyet tezini geliştirdi. Türkiye halkı nefes aldı, bir çok alanda yasaklar kalktı, savaşçı kliğin iktidarı sınırlandırıldı. Ancak bütün bunlara rağmen çözüm için projenin ruhuna uygun adımlar TC tarafından atılmadı. Yapılan reformlar oligarşik cumhuriyeti aşmaktan çok, onu yeni makyajla Avrupa’ya sunma temelinde oldu. 11 Eylül’den sonra ise oligarşik Cumhuriyet güçleri uluslar arası oluşan atmosferden faydalanarak tekrar saldırıya geçti. Geçici uzlaşı modeli olarak demokratik cumhuriyetin sulandırılmak istenmesi, yeni tedbirleri, çözüm araçlarını gerektirdi. Ancak, inkarcı sistemin varlığından ısrar edenler de yeni stratejiler belirlemeye gittiler.
Demokratik Cumhuriyet projesine karşı geliştirilen düşünce ve eylemler de Fransa’da ulusalcıların düşünce ve eylem biçimlerine benzerdir. Örtüşen yanları çoktur:
“Bonaparte 10 Aralık Derneği’ne binlerce baldırı çıplak sokak serserisini toplamıştı. … Resmi polisin koruması altındaki bu birlikler, çeşitli bölgelerde cumhuriyetçi yazar ve siyasetçileri hedef alan saldırılar yürütmekteydiler. Paris’e döndüklerinde ise, Bonaparte’a karşı düzenlenen gösterileri şiddet kullanarak önlemek ya da dağıtmakla görevliydiler.” (Elif Çağlı, Bonapartizm ve Faşizm)
(Elif Çağlı, Bonapartizm ve Faşizm)
1850’lerin Fransası böyle iken, 2005 yılının Türkiyesi’nde Orhan Pamuk hedefe konuluyor, kitapları yakılır; 2007’de Hrant Dink katledilir, Kürt siyasetçilere yasak getirilir; zindanlardaki vahşeti, tecriti kınamak isteyen demokrasi güçleri devletin öncülüğünde linçlere maruz kalırlar. Kürdistan’da köy yakıp, Şemdinli’de olduğu gibi halka yönelik katliamlar yapanlar Türkiye’ye dönüp Ergenekonu kurup darbe yapmak istiyorlar, mafya kuruyorlar, linçleri örgütlüyorlar, zindanlarda toplu katliamlar yapıyorlar, üniversitelerde öğrenci eylemlerine saldırıyorlar, emekçilerin hak arama etkinliklerini şiddet kullanarak engelliyorlar.
L. Bonapart’ın “10 Aralık derneği”, Jakobenler’in “Anayasanın dostları derneği” gibi kuruluşlar nasıl ki geçici de olsa demokratik bir cumhuriyete kavuşmuş Fransa’yı darbelerle zapturapt altına aldılarsa, her şeyi askıya alıp tek şef, tek parti, tek düşünce kalıplarını dayattılarsa; günümüzde Türkiye’de de Yaşar Büyükanıt, Hurşit Tolon, Şener Eruygur, İlker Başbuğ gibi birkaç general de aynı amaçla aynı yöntemleri denemektedirler. Hepsi Napolyon’u, yeğen Louis’i okumuşlar. Jakobenizmi okumuşlar. Bu okuduklarına göre de kendi konumlarını, ileriye dönük plan-hedeflerini tanımlayıp belirliyorlar. İşte lümpen, işsizlikten, “cehaletten” kırılan toplum içinde ur gibi çoğalan “Yeniden Müdafai Hukuk Dernekleri”, “Türkiye Emekli Subaylar derneği”, “2. Kuvayi Milliye Hareketi”, “ADD” benzeri derneklerin esas işlevi, otoriter-faşist, teritoryal örgütler oluşturmak, bir araya getirmek ve Kürt halkına katliamlar dayatarak, rejimin iç çelişkilerinden de faydalanıp iktidarı tek elde toplamaktır. Ergenekon bu yapılanmanın çatısı olmaktadır.
Şemdinli, Yüksekova, Silopi’de, Mersin, Trabzon, Eskişehir, Bozhüyük ve Sakarya’da halka yönelik silahlı saldırı ve linç provaları, Ergenekon çetesinin “elden giden vatanı kurtarmak için organize edilmiş müdafai cemiyetlerinin meşru eylemleri” olarak değerlendirilmektedir. Kendilerini ifade etme biçimleri bu şekildedir. Bakın Yüksekova, Hakkari ve Şemdinli’deki saldırılara ilişkin dedikleri:
“Kıymetli arkadaşlarım, Şemdinli'de meydana gelen olay aslında çok büyük bir gerçeğin kamuoyuna yansımasıdır. Peki nedir bu gerçek? Bu gerçek Kuvayi Milliye dediğimiz halk gücünün artık resmi görevlilerde de kendini hissettirmeye başlamasıdır. Yani devlet otoritesi tarafından verilmeyen bir görevin yerine getirilmek üzere devletin içinde görevli olan kişilerce yerine getirilmek istenmesidir.” (Yeniden Kuvayi Milliye Hareketi (KMH) web sitesinden alınmıştır.) Bonaparte’ın 10 Aralık Derneği’nin bildirisiyle aynı içerikte. Taklidi. İnsanları katletme fetvasını vermek, öldürme hakkını kendinde bulmak. Y. Büyükanıt’ın “iyi çocuğu” bu biçimde açıkça sahiplenilmektedir. Şemdinli’deki saldırının, Hrant Dink cinayetinin, Diyarbakır-Koşuyolu katliamıın Özel Harp Dairesi’nin (Ergenekon) açık bir saldırısı olduğu, yukarıdaki alıntıdan da net anlaşılmaktadır. Kuvayi Milliye Hareketi web sitesinde kuruluş amacını, “…Türkiye Cumhuriyeti'nin yıllardır kapalı ve son dönemde ise, açık saldırılar karşısında parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalması, 2. Kuvayi Milliye Hareketi'ni zorunlu kılmaktadır.” şeklinde açıklamaktadır. Yani? Tedhiş, talan, sindirme, katliam… Yani yeni 6-7 Eylül olayları… Yani en sıradan demokratik bir talep, farklı bir ses, kültürel bir etkinlik kanla bastırma. 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı 13 kurşunla öldürme; 16 yaşında çocukları slogan attı diye kurşunlama. Yani yazarları andıçlama, halkı yargısız infazlarla teslim alma…
Bonaparte’ın 10 Aralık Derneği’nin bildirisiyle aynı içerikte. Taklidi. İnsanları katletme fetvasını vermek, öldürme hakkını kendinde bulmak. Y. Büyükanıt’ın “iyi çocuğu” bu biçimde açıkça sahiplenilmektedir. Şemdinli’deki saldırının, Hrant Dink cinayetinin, Diyarbakır-Koşuyolu katliamıın Özel Harp Dairesi’nin (Ergenekon) açık bir saldırısı olduğu, yukarıdaki alıntıdan da net anlaşılmaktadır. Kuvayi Milliye Hareketi web sitesinde kuruluş amacını, şeklinde açıklamaktadır. Yani? Tedhiş, talan, sindirme, katliam… Yani yeni 6-7 Eylül olayları… Yani en sıradan demokratik bir talep, farklı bir ses, kültürel bir etkinlik kanla bastırma. 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı 13 kurşunla öldürme; 16 yaşında çocukları slogan attı diye kurşunlama. Yani yazarları andıçlama, halkı yargısız infazlarla teslim alma…
“Kızılelma Koalisyonu”, “Müdafai Hukuk Cemiyeti”, “Atatürk Düşünce Derneği”, BCP, BTP, İP, DİSK, TOBB vb. nasyonalist kuruluşlar da bu amaç çerçevesinde yapılandırılmışlardır. Tümünün tüzük ve hedefleri aynı dilden yazılmıştır. Sistemin paramiliter (milis) yapılanmalarıdır. JİTEM, TİT, JİT, Hizbikontra gibi şebekeler de bu teritoryal güçlerin askeri birimleri olarak oluşturulmuştur.
Tümü de Türk özel harp dairesinin çatısı altında faşist generaller tarafından örgütlendirildi. Kapalı rejimlerin sigortası konumunda kurumlardır. Nasıl ki, L. Bonaparte ve Jakobenler Fransa’da tek parti, tek düşünce için herkese tasfiyeyi dayattılarsa, Türkiye’de de Ergenekon’un amacı “tek devlet, tek bayrak, tek millet, tek dil” paradigmasının çözülüşünü engellemektir.
Otoriter Ulus Devlette Sona Doğru
Ulus-devlet paradigmasının, özellikle üniter anlayışla yaşatılmak istenen devletlerin gelişen küreselleşme karşısında tutuculaşması ve bir engel konumuna gelmesi gerçeği sözkonusudur. Ergenekon’a yönelik operasyonu bu çerçevede görmek gerekiyor. Ergenekonu teşhir, otoriter ulus devlet zihniyetine net tavırdır. Finans kapitalin öncülüğündeki küresel güçlerin yayılma politikalarının somut ifadesidir.
Klasik, oligarşik ulus devletlerin topluma, bilime, tekniğe dar geldiği açığa çıkmıştır. Bunun en somut örneği Kürt halkının özgürlük mücadelesidir. İnkarcı, oligarşik, tekçi, asimileci, otoriter ulus dayatmalarına karşı özgürlük, adalet ve demokrasi mücadelesini yükseltmektedir. Devletin ve Cumhuriyetin demokratikleştirilmesini istemektedir. Bu anlamda Kürtler ilerici, yeni, demokratik sistemi temsil ederken, çıkarları sarsılan Türk hakim sınıfları gericileşmekte, anlamsız bir direnme içine girerek, çıkarlarını koruma adına kör şiddeti tırmandırmaktadır.
Kürdistan’da savaşmış Ergenekon yöneticisi emekli subaylar son dönemlerde “yurt savunması için gayri nizami harp” çağrısında bulunmaktadırlar. Ancak bu çizginin başarı şansının kalmadığı açıktır. Birkaç nedeni var.
Birincisi dünya değişti; oligarşik-totaliter yönetimlerin, kapalı rejimlerin dönemi iki kutuplu dünya dengesinin aşılmasıyla kapanmıştır. Oligarşik bir cumhuriyetin varlığını borçlu olduğu dış koşullar kalmamıştır. Şayet bir yerde rejimin oligarşik olması icap ediyorsa, küresel güçler bunu bizzat oluşturuyorlar. Artık birilerini destekleyerek değil. Dünyadaki şartlar da militer, inkarcı sistemi sürdürmeye elverişli değildir. Kendini dayatanlar Saddam gibi hedef konumuna gelirler ve aşılırlar.
İkincisi Kürtler değişti; kimliklerini sahiplendiler, güç, bilinç sahibi oldular. Demokratik bir güç haline gelerek asimilasyona, sömürüye izin vermiyorlar. İnkar sistemini kırdılar. Oligarşik cumhuriyetin ulus teorisi, Türk milleti teorisi böylece çürüdü. Kürt iradesinin, örgütlenmesinin tasfiyesi değil, daha da nasıl ilerleme sağlayacağı gibi bir sorunu vardır.
Üçüncüsü Türkiye değişti; her şeyden önce küresel sermaye ile tanışan tekelci burjuvazi, militarizme muhtaç olmaktan ya da ittifak yapmaktan kurtulma sürecine girmiştir. 12 Eylül ‘80’den önce en sıkı ittifak kuran ordu ile büyük sermayenin yolları 1990’ların başlarından itibaren ayrılmıştır. Türk büyük sermaye örgütü darbelere karşıdır artık. Çünkü 12 Eylül Kürt ve Türk devrimci muhalefeti kadar olmasa da Türk büyük sermayesine de savaş açtı. Parlamenter sistemi dahi hazmedemedi. Burjuva temsilcileri adalarda hapsetti, siyaseti yasakladı.
Bir de şöyle bir gerçeklik var. Türk Bonapartizmi’nin zirvesi 12 faşizmi olmuştur. Tüm barutunu 12 eylül teröründe tüketmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi bu gerçeği 12 eylül karanlığının hüküm sürdüğü dönemlerde görmüştü.
1950’lerde Türkiye ABD’ye gönüllü teslim oldu… Türk burjuvazisi özel savaş dairesini örgütledi. Türk kapitalizminde tekelci aşama ve çöküş 1970’lerdir. Kendini yenilemekte, üretmekte zorluk yaşadı. Bundan dolayı üstten faşist tedbirler aldı. 12 Eylül cuntası bu faşist tedbirlerin resmileşmesi oldu.
Evren ve kliği Türk Bonapartizmi’nin faşist evresini temsil etti. Korkunç bir terör uyguladı. Bu faşist terör zindanlarda, sokaklarda, darağaçlarında, okullarda, YÖK’te, medyada kendisini net ifade etti. Ordunun nemenem bir “vatanseverlik” yaptığını herkes gördü. Generaller şurekası demokrasiyi, bilimi, halkları biçtiği gibi sermayeyi de talan temelinde gasp etti.
Bütün bunlardan ötürü Türk Bonapartizmi bundan sonra dirilemez. Parçalarının bir araya gelmesi imkan dahilinde değildir. Ancak bir yaralının son bir nefes alışı misali beyhude bir girişimde bulunur ama bu girişim artık çok etkisiz olacaktır. Zaten 28 Şubat, 2007 Ergenekonun hükümet darbesi girişimi bu gerçeği gösterdi. Çünkü zirveye varmış, yani faşist bir tarzda iktidarı ele geçirmiş; ama gerilla karşısında, dünyadaki gelişmeler karşısında, toplumsal değişim karşısında aşılmıştır.
Sonuç olarak, Türkiye’de despotik devlet-yapay ulus-oligarşik cumhuriyet paslaşması ile oynanan oyun, artık kolay kolay oynanamayacaktır. Çağın dili bu değildir; anlamsız direnmeler bir şey kazandırmayacaktır. Zaten direniş gösterecek iç ve dış koşullar da, güçlerin kendi aralarındaki ittifaklar da aşılmıştır. Türk oligarşisi, militarizmi artık talana, çapula, sömürüye dayalı yaşam tarzı yerine; üretime, yaratıma dayalı yaşamı kabul etmek zorundadır. Kendini dönüştürmek, aşmak zorundadır. Darbelerle, kontrgerilla eylemleriyle sonuç alamayacağını kabul etmelidir. Çünkü günümüz Türkiyesi artık 19. yy Fransası değildir. Ezberi, alışkanlığı terk etmek, başta zihniyet olmak üzere her alanda bir değişime tabi tutmak herkese kazandırır.
Demokratik dönüşüm, Türkiye’de gerçekleşme şansı yüksek bir yoldur. Başta Kürtler olmak üzere ülkenin ilerici, değişim isteyen, bunun potansiyelini taşıyan dinamikleri sözkonusudur. Somut projeleri de vardır.
Türk toplumunun zihniyet değişimi, onu tebaa olarak gören, oligarşik, darbeci politikalarının kurbanı yapan militer güçlere karşı kendini koruma, ezdirmeme anlamına gelecektir. Bu toplum devletin borazanı çaldığında sinmeyecek, korkudan oynamayacak kadar cesur ve özgür olmalıdır. Türk toplumu için bu derinlikte bir değişim ihtiyacı vardır. Türkiye toplumu, sürgit kendi içine kapanık, tebaa muamelesine tabi tutulamaz. Kendi halk kimliklerine kavuşmak için kültürel, sosyal, siyasal alanda önemli adımlar atacaklardır. Zoraki birlik, yerini özgür ilişkilere, eşitlik temelinde yeni birlikteliklere bırakacaktır.
“Devletin tepesinde keman çalındığı zaman, aşağıdakilerin (toplumu kastediyor –F.Ş) oynamaya koyulmamalarını nasıl bekleyebilir siniz?” diyor K. Marx.
(toplumu kastediyor –F.Ş) diyor K. Marx.
21. yüzyıl demokratik toplumu, devletin tepesinde keman çalındığında oynamaya koyulmayacak kadar bilinçli, cesur, örgütlü toplumdur.