Kapıyı açtığımda ellerinde telsizleriyle iki genç polis duruyordu.
Savcı beni çağırıyordu.
Kapıyı açmak için yerimden kalkarken elimden bıraktığım gazete ise bir mafya reisinin yargıç tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığını yazıyordu.
Ben savcılığa ifade vermeye defalarca gittim, defalarca yargılandım, defalarca aleyhimdeki suçlamaları dinledim.
Ama hiç o sabahki kadar öfkelenmedim.
Ben bu ülkedeki sistemin değişmesini isteyen insanlardan biriydim ve bu sistemin kendini korumak ve benim gibi insanları hapse atmak istemesini hukuka değilse de mücadelenin mantığına uygun buluyordum.
Yanlış olduğuna inandığım bu sistemin, herşeye rağmen, şekilsel de olsa bir hukuku ve mantığı olduğunu varsayıyordum.
Ama artık açıkça kendi şekilsel hukukunu da reddedecek, mafya reislerini serbest bırakacak duruma gelmiş bir anlayışın böyle bir sabahta kapıma polis göndermesi bana, “hadi canım siz de” dedirtecek bir durum gibi gözüktü.
Sanırım o sabah bu sistemin kesinkes sona erdiğine inandım.
Çünkü artık mücadele ettiğimiz “şey” bana bir sistem, bir düzen, yanlış bile olsa kuralları olan bir “yapı” gibi değil, kuralsız, düzensiz bir başıboşluk gibi gözükmeye başlamıştı.
Mücadele etmeye bile değmeyecek bir “şey.”
Düşüncelerimin değilse bile duygularımın neredeyse bütün bir toplum tarafından paylaşıldığını biliyordum, kimsenin bu “şeye” saygısı kalmamıştı.
Tarif edilemeyecek, sınırları, kuralları olmayan bir kaosla karşı karşıyaydık.
Sistem, kendi hukukuna bile uyamayacak kadar zayıflayarak dağılmıştı.
İşin en tuhaf tarafı da bu sistemi bizim gibi bu sisteme karşı çıkan insanlar değil tam aksine bu sistemi sıkı sıkıya savunan hukukçuları berhava etmişti.
Ardı ardına hukuk skandalları patlamıştı.
Yargıçların sanıklarla yaptığı telefon konuşmaları, emekli olduktan sonra mafya reisinden danışmanlık ücreti olarak 25 milyar istediğini bizzat açıklayan yargıçlar, bir mafya reisinin adamıyla dosya konusunda konuştuğu belirlenen bir Yargıtay Başkanı, başka bir mafya reisinin adamıyla yaptığı görüşmelerin bantları yayınlanan bir Yargıtay genel sekreteri.
Ve, bu “ahval ve şeraitte” önceki gün Yargıtay Başkanı bir açıklama yaptı.
Aynen şunu söyledi: “Devlet sorumluluğu olan kişilerin yargı ve Yargıtay hakkındaki çeşitli vesilelerle verdikleri yakışıksız ve sorumsuz açıklamalara bir kısım kurum ve kuruluşların, basın ve yayın organlarının da kişisel ikbal ve istikbal ya da ekonomik çıkar uğruna katıldıkları saptanmıştır...”
Özellikle bir kelime çok ilgimi çekti: “Saptanmıştır.”
Bu kesin bir hükümdü.
Bir Yargıtay Başkanı'nın böyle kesin bir hüküm vermesi için mutlaka elinde bir kanıt olması gerekir.
Yargının mafyayla ilişkileri “telefon bantlarıyla” gerçekten “saptanmıştı.”
Yargıyı eleştiren “kurum, kuruluş ve gazeteciler” bu kanıtlara dayanıyorlardı.
Yargıtay Başkanı, “basın ve yayın organlarının ekonomik çıkar için” yargıyı eleştirenlere katıldığını hangi kanıtlarla saptamıştı?
Yoksa artık hukukçuların bir suçu saptamak için kanıta ve belgeye ihtiyacı kalmamış mıydı? Galiba kalmamıştı.
Kanıtlara rağmen sanıkları serbest bırakmakla, birilerini kanıtsız suçlamak aynı dönemde ve kaçınılmaz olarak birarada ortaya çıkıyordu.
Sistem öylesine çürümüştü ki artık kendi şekilsel hukukun gereklerini bile yerine getirmeye gücü yetmiyordu.
Belli ki bu sistem bitti.
Yeni bir düzen kurulacak.
Yeni düzenin gerçek bir hukuku olacak.
Bunun için de gerçek hukukçular gerekiyor.
Tuhaf ilişkileri “saptanan” ve ne yazık ki toplumun güvenini kaybeden adalet örgütünün yeniden oluşturulması için bu karmaşık yapının içindeki dürüst, güvenilir, ciddi hukukçulara ihtiyacımız var.
Belgesiz hükümlerin, kanıtsız “saptamalar”ın yanısıra bize güven verecek, saygı uyandıracak, gözleri bağlı adaletin yüzündeki lekeleri silecek, yeni düzenin temelini oluşturacak vakur hukukçuların da sesini de duymak istiyoruz doğrusu.
Öyle hukukçularımız olduğunu ben bunca yıllık sanıklık tecrübemle biliyorum.
Onların hukuka ve kurulacak yeni sisteme sahip çıkmalarını bütün toplum bekliyor.
Ben gidip yeniden yargılanacağım.
Yargılanmaya hiç bir itirazım yok.
"Yüce adalet"ten tek talebim, beni yargılayanlara saygı duyma olanağını bana bağışlamaları.