|
Muş halkı cefakardır. Oralar güzel topraklardır. Bir gün sorunlarımızı aşarsak, demokrasiye ve özgürlüğe kavuşursak, oralar daha da güzelleşir, halkımız daha güzel bir yaşama kavuşur.
Türk Toplumunun Yüzde Doksanı Bizim Doğal Müttefikimizdir Muş halkı cefakardır. Oralar güzel topraklardır. Bir gün sorunlarımızı aşarsak, demokrasiye ve özgürlüğe kavuşursak, oralar daha da güzelleşir, halkımız daha güzel bir yaşama kavuşur. Hrant Dink cinayetinden haberdarım. Türkiye’de bu tür cinayetler çok yaşandı. Bekleniyordu bu tür cinayetler. Seçim sürecinde başka cinayetler de gelişebilir. Konferansa katılan aydınlara selamlarımı iletirsiniz. Düzen içinde bazı partilerin neo- ittihatçıların tehlikesini görmeleri önemli. Aynı görüşleri ben zaten belirtiyordum. Ben bu hafta da Türkiye toplumu için dört tez üç görevden söz edeceğim. Bu konuya geldiğimde daha da açacağım. DYP bahsedeceğim bu tezler içinde liberal demokrasinin öncülüğünü yapan kesimdir. Ağar, zamanında bizimle on beş yıl savaştı, beni hedef alan girişimleri de olmuştu. Fakat artık onlar da gerçekleri görmeye başlamış olabilirler. MIT Müsteşarı da açıklamasında bu tehlikelerden söz ediyordu. Ulus-devletin kendini dönüştürmeden bu şekilde devam etmesi halinde yıkıma doğru gideceğini söylüyordu. Ben bu neo-ittihatçıların Türkiye’yi bir felakete doğru götürdüklerini uzun süredir anlatmaya çalışıyorum. Bu kesimleri bazıları Yeni Ittihatçılar olarak adlandırıyor. Bu konuyla ilgili çalışma yapan Şükrü Hanioğlu’nun yeni bir kitabı var; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ziyniyet, Siyaset ve Tarih adlı kitabı var. Onu getirebilirsiniz. Bu tespiti daha önce yapmıştım; Almanya nasıl 1.Dünya Savaşı yıllarında ittihatçılarla ittifak yapmışsa, bugün aynı ittifakı neo-ittihatçılarla devam ettirmektedir. Bu neo-ittihatçılar kendilerine Mustafa Kemalciyiz diyorlar. Ama Mustafa Kemal hiçbir zaman Almanya ile ittifak yapmamıştır. O’nun çizgisi özgürlükçü ve bağımsızlıkçı çizgidir. O, o dönemin koşullarının dayatması nedeniyle daha çok Ingiltere ve biraz da Sovyetlerle ittifak yapmıştır. Ama hiçbir zaman Almanlarla ittifak yapmamış, Alman faşizminin yol açacağı tehlikeleri görmüştür. Türkiye’nin şu anda içine girdiği yol, Almanya’daki ikinci dünya savaşı felaketiyle sonuçlanan Hitler faşizmi sürecine benziyor. Tedbir alınmazsa bir çeşit Üçüncü Dünya savaşının gelişmesinden söz edilebilir. Ortadoğu’nun gerilimli siyaseti buna müsaittir. Almanya İttihat- Terakki ittifakı nasıl Osmanlı’nın sonunu getirmişse, Almanya Neo-İttihatçılar ittifakı da Türkiye’yi benzer bir tehlikeye sürüklemektedir. Alman emperyalizmi Irak ulus-devletini de destekledi, Saddam’a arka çıktı, onu ABD’ye karşı cesaretlendirdi, destek verdi fakat sonra ortada bıraktı. Yugoslavya ve Irak örneğini hep veriyorum. Türkiye bunlardan ders çıkarmalı. Neo-ittihatçıların maceracı politikaları fayda getirmez, felaket getirir. Hep söylüyorum, Mustafa Kemal anlayışının bugüne uyarlanması güncelleştirilmesi gerekiyor. Kuva-i Demokrasi kavramını boşuna kullanmıyorum. Bugün böylesi bir demokrasi güçlerinin birliğine ihtiyaç vardır. Bu sağlanırsa Cumhuriyetin kuruluşundaki coşku yeniden yakalanabilir. Türkiye Ortadoğu’da örnek bir demokrasi haline gelebilir. Cumhuriyetle sorunumuz yok. Cumhuriyetin demokratikleşmesi sorunu vardır. Alman emperyalizminin tarzı çok çirkindir. Zamanında bizi kullanamayacaklarını anladıkları için gözden çıkardılar. Savaş zamanında Türkiye’ye bize karşı kullanılmak üzere birçok silah verdiler. Yine çok açık bir şekilde de bizden kaçanlara, hainlere kol kanat gerdi. ‘85’ten beri bize karşı her tür düşmanlığı yaptı. Her şekilde üzerimize geldiler. Bir çok tutuklamaları oldu. Şu anda da Muzaffer’in ne suç işlemiş, tutuyorlar. Onu hala bırakmadılar değil mi? Ama öte yandan bir sürü kirli ilişkiye bulaşmış, cinayet işlemiş ve bizden kaçan hainlere kol kanat geriyorlar, para veriyorlar, imkan tanıyorlar. Mesela Çürükkayalar’ı Almanya himaye ediyor. Süleyman birçok kadın yoldaşımız şehit oldu. Süleyman yüzünden otuz kişilik bir birlik imha olmuştu. Yine ben ısrarla yanlış olduğunu belirtmeme rağmen kadın yoldaşlarımızın intihar bombacısı olmalarına sebep olmuştur. Engelleyemedim. Liceli bir bayan arkadaştı. Adı galiba Beseydi. Kendine bomba bağlayıp eylem yapmasına neden olmuştu. Bunlar bugün de Almanya’nın desteğiyle Almanya’nın verdiği, tanıdığı imkanlarla bize çirkince saldırıyorlar. Aleyhime bir sürü kitap çıkarttırıyorlar. Bunların faaliyetleri iyi araştırılmalı, üzerinde durulmalıdır. Almanya ilk olarak 1980’de bizimle ilişkiye geçti. Onların oyunlarına alet olamayacağımızı anladılar. Bugün Ortadoğu siyasetine müdahale eden güçlerin bir tarafında ABD ve Ingiltere var. Ikisi birdir. Diğer taraftan da Avrupa’nın desteklediği Almanya var. Almanya Türkiye’de neo-ittihatçıları destekliyor. Amerika ve İngiltere ise AKP üzerinden ilişkililer. Ama Amerika ve Ingiltere’nin Ortadoğu hatta Türkiye üzerindeki siyaseti daha ağır basıyor. Ben ne Almancı ne de Amerikancıyım. Benim çizgim ve duruşum bellidir. Söylediğim gibi DYP liberal demokrasi çizgisini esas almaya çalışıyor. Ingiltere ve Amerika ile ilişkileri olabilir. Bunlar gerçekçi politikalar izlemek niyetinde olabilirler. Bu tür çevreleri dikkate alma, hatta ilişki ve ittifaka açık olmak düşünülebilir. Ama benim asıl ittifak önerim, sivil toplum örgütlerinin de içinde yer aldığı bütün demokrasi güçlerinin, sol güçlerin içinde yer aldığı geniş bir demokratik koalisyondu. Bu iki seçenek de değerlendirilir. Bu konuda gerekli görüşmeler, çalışmalar yapılmalı. Bizim siyasetçiler ne yapıyorlar? Üzerlerine düşeni yapmaları gerekir. Bu konuda uyanık ve akıllı olunmalı, gerekli girişimler yapılmalı. Daha önce söylemiştim, ittifakları zorlamak lazım fakat olmazsa son, üçüncü seçenek olarak bağımsız adaylarla girmek olabilir. Bakanlar Komitesi Sekreteryasının “yeniden yargılama olsa dahi sonuç değişmeyecek, aynı cezayı alacak” demesi kabul edilemez. Olur mu öyle şey. Sonuç değişmez diye bir şey yok. Değişebilir. Bu tavır, Insan Hakları Mahkemesi kararına aykırı bir tavırdır. Mahkeme kararında savunma hakkımızın ihlal edildiği belirlenmişti. Yeni bir yargılama Türkiye’de yeni olumlu gelişmelerin de önünü açabilir. Ben bu konuda kapsamlı bir savunma hazırlıyorum. Ben zaten Komite’den fazla bir şey çıkacağını beklemiyordum. Tamamen siyasi bir karar verilmiş. Bunun arkasında az önce bahsettiğim Almanya’nın iğrenç politikalarının rolü vardır. Almanya’nın Avrupa’daki ağırlığı biliniyor. Bu ağırlığını aleyhimize kullanıyor. Bu yüzde on barajı da bununla bağlantılı. Çirkin bir anlaşma var görünüyor. Bu baraj açık şekilde ihlaldir, hakkaniyete aykırıdır. Bunlar birbiriyle bağlantılıdır. AIHM’e yeni bir dava açmanızı daha önce söylemiştim, davayı açarsınız, sonucunu bekleriz. AKP’nin Osmanlı’dan beri derin devlete ilişkin iddialı sözleri oldu. AKP’nin buna gücü yeter mi, isteği var mı bilemiyorum. Bu son cinayet ve önceki cinayetler, Diyarbakır’daki bombalama olayı, Atabeyler çetesi gibi onlarca çete, bunlar hep birbirleriyle bağlantılıdır. Türkiye ancak güçlü bir demokrasi ile bu tür çete örgütlenmelerinden kurtulabilir. Sınırlı da olsa bana ulaşan mektuplar var. Şadiye Manap’ın mektupları geliyor. Uşak Cezaevi’ndeki bayan arkadaşlara selamlarımı iletirsiniz. Bir de Çankırı Cezaevi’nden Abdurrezak Gülmez arkadaşın kapsamlı bir mektubu var. İdris-i Bitlisi’yi değerlendirmiş. Benim de görüşlerimi soruyor. Geçtiğimiz görüşmede Hanifi Yılmaz’ın mektubundan bahsetmiştim. Onun da 1876 ve Misak-ı Milli dönemine ilişkin incelemeleri vardı. O konuda değerlendirme yapmıştım. Abdurrezak arkadaşın değerlendirmelerine büyük oranda katılıyorum. Idris-i Bitlisi’nin önderliğinde Kürtler, Iranlıların himayesinden Osmanlıların himayesine geçmiştir. İdris-i Bitlisi dönemine kadar Kürt-Iran ittifakı içinde Farslar birinci, Kürtler de ikinci unsur olarak yer almıştır. Persler döneminde de bu böyledir. Idris-i Bitlisi ile birlikte bu ilişki değişerek Türk Kürt ittifakına dönüşür ve Osmanlı’da Türkler birinci unsur, Kürtler ikinci unsur haline gelir. Osmanlı geniş bir coğrafyaya yayılmıştı, onlarca etnisite ve kültürü barındırıyordu. Ama bunlar içinde Türklerle Kürtler belirleyici konumdadır. Idris-i Bitlisi Kürtler adına güzel şeyler yapmıştır. Dört Hükümet on bir beylik statüsü kazandırmıştır. Fakat onun tarzı Hanedancı tarzdır. Bu hanedancı anlayış bugünkü demokratik anlayışımıza uymuyor. Melik Fırat gibiler hanedancı anlayıştalar. Talabani de bu anlayıştan çok uzak değil. Talabani’nin Kürt-Şia ittifakına öncülük ettiğini söylemiştim, İran ile ilişkileri çok iyidir. Yavuz Selim zamanında Idris-i Bitlisi ile başlayan Kürt-Türk ittifakının sona erme tehlikesi var. Bunun yerini Şia-Kürt ittifakının alabileceği gelişmeler yaşanıyor. Demokratik Kürt-Türk ittifakı gelişmezse, Türkiye’de bu neo-ittihatçıların politikaları devreye girerse, topyekün imha dayatılırsa, Kürtler için başka yol kalmaz, Kürt-Şia ittifakı gelişir. PKK de bunun içinde yerini alır. PKK o zaman Talabani ile birlikte hareket eder. Bu konuda uyarıyorum. Daha önce de söylemiştim. Beşyüz yıllık Kürt Türk ittifakı tehlikededir. Daha önce Kürtler için dört tez üç görevden bahsetmiştim. Şimdi de Türk toplumu için dört tez üç görevden bahsedeceğim. Bunu daha önceki söylediklerimle bağlantı kurularak bir bildiriyle Türkiye toplumuna duyurulabilir. Birinci tez veya birinci görüş; içinde statükocuların yer aldığı görüştür. Bunun temsilciliğini AKP yapmaktadır. Işte günü kurtarma ve iktidarlarını sürdürme anlayışıyla hareket ediyorlar. Sorunların çözümünden ziyade sürekli erteleme ve oyalama yöntemine başvuruyorlar. İkinci tez veya görüş, neo-ittihatçıların, Kızılelmacıların içinde yer aldığı ulus-devletçi çizgiyi savunan görüştür. Bunlar içe kapanmacı politikaları savunuyorlar, Türkiye’yi dış dünyadan soyutlamaya çalışıyorlar. Katı bir ulus-devlet anlayışına sahipler. Bunun için her türlü çatışmayı, savaşı göze alıyorlar. Bu görüşün temsilciliğini CHP ve MHP yapıyor. Bunlar Avrasyacılıktan bahsediyorlar. İşte Suriye, Rusya ile hatta Çin ile işbirliğinden bahsediyorlar. Bunlar gerçekçi değil. Ulus-devletçilikle ABD ile baş edemezler. Irak bunun örneğidir. Yine bunlar Ermeni katliamını yapan ittihatçı zihniyetin bugünkü temsilcileridirler. Aynı yöntemleri Kürtlere de uygulamayı düşünenler var. Üçüncü tez veya görüş, liberal demokrasi anlayışına sahip kesimlerin görüşüdür. DYP biraz bu siyasete oynuyor gibi görünüyor. TÜSIAD gibi kuruluşlar bu anlayışa sahipler. ANAP da bu kesim içinde değerlendirilebilir ama eski gücüne sahip değildir. Ayrıca Erkan Mumcu, milliyetçi kökenden geliyor ve hala çizgisinde net değil. Bu liberal demokrasi tezi, birinci tez olan statükocu tezden bir derece daha olumludur. Yine neo-ittihatçı ikinci tez ise, statükocu birinci tezden daha olumsuzdur. Dördüncü tez veya görüş, bizim de içinde olduğumuz ve öncülüğünü yaptığımız toplumsal demokrasi olarak adlandırılabilecek görüştür. Buna demokratik toplumculuk da denilebilir. Daha önce başka kavramlar da kullanmıştım. Önemli olan içeriğidir. Bu konuyu daha önceleri detaylı anlattım. Halkların, grupların, toplulukların, kesimlerin, derneklerin vs. demokratik örgütlenmesidir. Statükocu birinci tezi temsil eden AKP ile İkinci tezi temsil eden CHP arasında bazı konularda zaman zaman zımni fiili ittifakları oldu. Dördüncü tezi savunanlar, yani demokratlar, barışseverler, üçüncü tezi savunan liberal demokratlarla geçici ittifaklara girebilirler. Türkiye’nin bu zor dönemde çıkışı için böyle geçici ittifaklar geliştirilebilir. Üç görev olarak da şunları belirtiyorum. Bunun şemasını daha önce de vermiştim. Birinci görev olarak devlet de Cumhuriyet de reform yapılması gerekir. Burada üçlü bir sistemden bahsetmiştim. Birincisi siyasi konsey; Cumhurbaşkanlığı, Başbakan ve Senato’dan oluşan devletin yönetim organı. Ikincisi, güvenlik konseyi. Üçüncüsü Anayasa Konseyi. Ikinci görev olarak, Senato’dan farklı olarak doğrudan halkın temsilcilerinin yer aldığı Halk Meclisi. Bu Meclis Türkiye toplumunu temsil eder, içinde tüm toplumsal kesimler yer alır. Daha önceleri de söylemiştim. Bizim gerçek Türk halkıyla, Türkmenler de diyorum bazen, daha doğrusu Türk emekçi halkıyla hiçbir sorunumuz yoktur. Türkiye’de şoven-inkarcı politikalarının benimsetildiği kesim ancak nüfusun yüzde onunu oluşturmaktadır. Bunlar devlete hakim, devletin olanaklarından yararlanan mutlu bir azınlıktır ve yapay Türkçülük yapıyorlar. Geriye kalan Türkiye toplumunun yüzde doksanı ile hiçbir problemimiz yok. Kürtler’in de söylediğim gibi bu kesimle işbirliği yapan en fazla ikiyüz aile vardır. Bunlar da devletin olanaklarından faydalanan mutlu Kürt azınlıktır. Kürtlerin ancak yüzde beşini oluşturuyorlar. Yani Kürtlerin yüzde doksanbeşi ile Türk toplumunun yüzde doksanı arasında hiçbir problem yoktur. Halklar arasında sorun yoktur. Şoven-inkarcı politikaya bulaşmamış Türk toplumunun yüzde doksanı bizim doğal müttefikimizdir. Bu görüşlerimiz Türk toplumuna iyi aktarılmalıdır. Üçüncü görev olarak Küresel Finans saldırısına karşı durmak. Küresel finans, çıkarları uğruna doğayı, toplumu, bireyi tahrip etmektedir. Müthiş saldırı halindeler. Kar için her şeyi mübah görüyorlar. Bunlar bir saatlik zevkleri için hiçbir zaman geri gelmeyecek doğal güzellikleri yok edebiliyorlar. Işte Davos gibi zirvelerde bir araya geliyorlar, politikalarını belirliyorlar. Bunlara karşı geliştirilen Sosyal Forum girişimleri yetersiz kalıyor. Bu küresel finans saldırısına karşı küresel direniş ve ekonomik olarak küresel dayanışma gerekir. Toplumun yozlaşması, çocuk pornosu, tecavüz gibi yaşanan çirkinlikler bu küresel saldırının sonuçlarıdır. Bu saldırılara karşı toplumu koruma komitelerinin kurulması gerekir. Bahsettiğim bu üç göreve ilişkin düşüncelerim biraz ütopik gelebilir ama Türkiye için önemlidir. Zamanı geldiğinde anlaşılacaktır. Bunları uygun bir şekilde yansıtırsınız. DTP’nin Kongre hazırlıkları sürüyordur. Ben Kürt bireyi olarak, bir sempatizan olarak kendi fikrimi söylüyorum. Bu Parti Meclisi’ne seçilecek 60 mı 70 mi kaç kişi olursa, burada görev almak isteyen iddialı olanlar, Kongre’de tek tek halkın karşısına çıkıp, kim olduklarını, bugüne kadar ne yaptıklarını ve bundan sonra ne yapmak istediklerini, projelerini açıklamalılar. Öyle toplu-tek liste yerine, adaylar kendini tanıttıktan sonra Genel Kurul’da tek tek oylanmalıdır. Bu daha demokratik olacaktır. Mahmur Kampı ziyaretini biliyorum. Mahmur’un BM şemsiyesi altına alınması önemlidir. Ben daha önce de buradaki halkımız için tedbir alınmasını önermiştim. Savaş durumunda Arap bölgesine yakın olduğu için Arap saldırısına uğrama tehlikesinden bahsetmiştim. Buna tedbir olarak güvenli bölgelerde şimdiden kamplar oluşturulabilir. Söylediğim gibi BM’nin himayesi iyi olur. Oradaki halkımıza selamlarımı özellikle iletin. Bu konuda Güneyli güçlerden destek istenebilir. Herhalde Güneyli güçlerle ilişkiler iyi değil mi? Sorun yoktur değil mi? Anlaşılan, Meclis’ten çıkan karar, diplomasi yoluna ağırlık vermek yönünde değil mi? Kürdistan Meclisi de oturumunu gizli mi yaptı? Bu tür sorunlar, gerginlikler yaşanacaktır. Türkiye mevcut politikasını değiştirmezse bu gerginlikler devam eder. Diyarbakır’daki kadınlara ve çocuklara selamlarımı iletirsiniz. Bir de daha önce değinmek istediğim üç husus vardı. Dincilik, cinsiyetçilik ve milliyetçilik. Cinsiyetçilikle ilgili daha önce de okumalarım vardı, son olarak M.foucault’un Cinselliğin Tarihi kitabını bitirdim. Cinsellik ve iktidar arasında çok yakın bir ilişki vardır. Cinsiyetçilik bir çeşit milliyetçiliktir ve en az milliyetçilik kadar tehlikelidir. Günümüzde kadın artık bir reklam objesi, bir et parçası gibi sunuluyor topluma. Dincilikle ilgili olarak, bizim dindarlarla bir sorunumuz yok. Din olgusunun tarihi gelişimini biliyoruz. Ama din üzerine siyaset yapanlara karşı uyanık olunması gerekiyor. Milliyetçilikle ilgili görüşlerimi daha önce fırsat buldukça açıklamıştım. Bu üç konuda toplum bilgilendirilmelidir. Gazetede, basında bu üç konuyla ilgili araştırma ve yazılar yayınlanmalıdır. Bu konular üzerinde durulması önemlidir. Mayıs’a kadar tedbirlerini almalıdırlar. Her ihtimali düşünmeleri ve ona göre hazırlıklı olmaları gerekir. Güçleri, imkanları, hazırlıkları yeterince vardır değil mi? Gittiğiniz yerlerdeki halkımıza selamlarımı iletirsiniz. İyi günler. 31.07.2007
|